15 Şubat 2015 Pazar
OSMANLI ARMASI'NIN ANLAMI
II. Abdülhamid Han döneminde son halini alan ve Osmanlı Devleti'nin simgesi haline gelen Osmanlı arması üzerinden birçok objeler bulunmaktadır.
Her biri ayrı bir anlam taşıyan armanın en tepesinde bulunan güneş şekli hâkimiyeti simgelemektedir.
Osmanlı sancağı ile terazi ise adaleti göstermektedir. Kur'an-ı Kerim ve kelime-i şahadet ile süslenen armanın Osmanlı'yı en iyi şekilde anlattığını görürsünüz.
18. asır sonlarında son halini alan armanın karakteristik özellikleri ise II. Abdülhamit Han devrinde kazanmıştır. Bu devirde devletin unsurlarını armaya yerleştirme fikri ön plana çıkmıştı.
Armada yerleştirilen simgelerin baştan aşağı özellikleri şöyle:
1- Tuğranın etrafındaki bu güneş motifi, padişahın güneşe benzetilmesinden ileri gelir.
2- II. Abdülhamit'in tuğrası.
3- Sorguçlu serpuş: Osman gaziyi ve tahtı temsil eder.
4- Kalkan: Ortasında stilize edilmiş bir güneş motifi var. 12 yıldız: Rivayete göre bu 12 yıldız 12 burcu temsil eder. Güneş bu burçlar üzerinde hareket eder. Böylece Osmanlı kainatın merkezi addedilmiştir.
Başka bir rivayete göre Osmanlı'nın 12 eyaletini temsil eder.
5- Osmanlı sancağı.
6- Mızrak: Son dönem mızraklı süvari alaylarını remzedir.
7- Tek taraflı teber (balta): tören silahıdır.
8- Çift taraflı teber: Orduda üst düzey görevliler tarafından üstünlük sembolü olarak kullanılmıştır.
9- Mızrak.
10- El siperlikli tören kılıcı: bu kılıç klasik Türk kılıcı olmayıp, o devirdeki subaylar tarafından kullanılırdı.
11- Top: topçu ocaklarını temsil eder.
12- Kılıç: geleneksel Türk kılıcı.
13- Top gülleleri.
14- Borazan: modern mızıka takımının kullandığı çalgı aletidir.
15- Yay.
16- Çapa: Osmanlı denizciliğini temsil eder.
17- Bereket boynuzu: bu boynuzun Osmanlı kültürüyle alakası yoktu. Armayı tasarlayan kişi azınlıklardan biri veya bir Avrupalı olsa gerek. Osmanlı topraklarını temsil ettiği rivayet edilir.
18- Hilafet sancağı (yeşille remzedilmiş).
19- (Üstte) Kuran-ı Kerim. (Altta) Kanunnameler (böylece devletin adaletinin Osmanlı yazılı kanunları ve şeriat ile sağlandığı remzediliyor).
20- Terazi: şeşper ve asaya asılıdır. adaleti temsil eder.
21- Asa ve şeşper(altı dilimli topuz) şeşper: asalet ve üstünlüğü remzeder. asa: Hz. Musa'nın asasını remzeder.
22- Toplu tabanca: 1840'dan itibaren bütün subayların kullandığı silahtı. Osmanlı ordusunun modernize edildiğini remzeden bir motif.
23- Kılıç.
24- Çift taraflı teber.
25- Süngülü tüfek: Nizam-ı Ceditle birlikte Osmanlı ordusunun asıl silahı olmuştur.
26- Şefkat nışanı: 1878'de II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiş olup; savaş zamanında, büyük afetlerde devlete, millete hizmet eden kadınlara verilirdi.
27- Mecidi nişanı: Beş ayrı derecesi vardır ki kişinin başarıları arttıkça bir üst derecesi verilirdi. Üst derece verilince alt derece geri alınırdı. Savaşlarda üstün başarı gösteren askerlere verilirdi.
28- Nışan-ı iftahar: Sultan Abdülmecid döneminde ihdas edilmiştir. Üst düzey devlet hizmetlileri ve askerlere verilirdi.
29- Nışan-ı osmani: Sultan Abdülaziz Han tarafından 1862'de ihdas edilmiş olup, devlet hizmetinde üstün başarı sağlayanlara verilirdi.
30- Nışan-ı al-i imtiyaz: Devlet adına faydalı işlerde bulunmuş ilim adamları, idareci ve askerlere verilmek üzere 1876'da II. Abdülhamit Han tarafından ihdas edilmiştir.
18 Ocak 2015 Pazar
MEVLANAYA ZİYARET
Mevlana'ya her ziyarete gittiğimde beni derinden etkileyen ve Konya'nın girişinde yolun sağ tarafına tabelalarda yazılı olan Hz. Mevlana'nın şu güzel ve mana açısından bir derya olan sözleri hep etkilemiştir.
1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
2.Sevkat ve merhamette güneş gibi ol
3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
6.Hoşgörürlükte deniz gibi ol
7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
Özellikle Ankara'dan Konya'ya hareket ettim mi? Yol güzergahlarında çıkan Türkmen ilçelerin ve kasabaların isimleri beni hep kendine çekmiştir. Konya sınırlarına girdiğim zaman zaten bir Türkistan şehrine girer gibi hemşehrimin şehrine gelmiş gibi oluyorum. Mevlana Hazretlerinin türbesine yaklaştıkça ayrı bir adap ayrı bir hava kaplar insanın içini.
Hele Türbenin içine girdiğin zaman, buyu Resulullah'ı almamak mümkün değil. Çünki Cenabı Allah'ın dostu Hz. Mevlana:
"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..." sözleri yok mu. Her milletten ziyaretçisini görmek mümkün.
Türbenin içinde bulunan Tarihi eser el yazmaları Mesnevi'leri ve hırkayı şeriflerin yanında birde ortada duran cam sanduka içerisinde süslü ahşap muhafaza içerisinde tutulan sakalı şerifi ziyaret etmek. Cam sandukanın dört köşesinde minik deliklerle dışarıya yayılması sağlanan gül kokusu ve miski amber ciğerlerinin ta en derinliklerine kadar çekmek yok mu. Ziyaretini doruk noktaya getiriyor. Koklayabildiğin kadar kokla. Ciğerlerinin ta derinliklerine kadar işler.
Türbeden büyük bir adap ile ayrıldıktan sonra içini bir hüzün kaplar. Sanki memleketinden ayrılacaksın, sanki hep burada yaşadın, doğdun büyüdün de, şimdi ayrılma zamanı gelir çatar.
Güzel kokulu Mevlana şekeri ve bir kaç hediye aldıktan sonda büyük bir şekilde gönül huzuru içerisinde Ankara'ya dönersin.

Mevlana'nın kabrinin altındaki mezar odasına 700 yılda sadece bir kişi girebilmiş. O da 7 yaşındaki bir kız çocuğuymuş. Çocuğun dili tutuldu ve bir daha konuşamadı.
O küçük çocuğun ne gördüğü bir sır olarak kaldı.
Ondan sonra girmeyi düşünenleri bile korkunç felaketler bekliyordu.
Tabi Mevlana şehrinden ayrılmadan birde Şemsi Tebriz'i Hazretlerini de ziyaret etmeden ayrılmak olmaz.
Onların mekanı cennet ola, makamı pir nur ola.
(Osman Mahdum)
Mevlana'ya her ziyarete gittiğimde beni derinden etkileyen ve Konya'nın girişinde yolun sağ tarafına tabelalarda yazılı olan Hz. Mevlana'nın şu güzel ve mana açısından bir derya olan sözleri hep etkilemiştir.
1.Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
2.Sevkat ve merhamette güneş gibi ol
3.Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol
4.Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol
5.Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol
6.Hoşgörürlükte deniz gibi ol
7.Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol
Özellikle Ankara'dan Konya'ya hareket ettim mi? Yol güzergahlarında çıkan Türkmen ilçelerin ve kasabaların isimleri beni hep kendine çekmiştir. Konya sınırlarına girdiğim zaman zaten bir Türkistan şehrine girer gibi hemşehrimin şehrine gelmiş gibi oluyorum. Mevlana Hazretlerinin türbesine yaklaştıkça ayrı bir adap ayrı bir hava kaplar insanın içini. Hele Türbenin içine girdiğin zaman, buyu Resulullah'ı almamak mümkün değil. Çünki Cenabı Allah'ın dostu Hz. Mevlana:
"Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
İster kafir, ister mecusi,
İster puta tapan ol yine gel, ,
Bizim dergahımız, ümitsizlik dergahı değildir,
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..." sözleri yok mu. Her milletten ziyaretçisini görmek mümkün.
Türbenin içinde bulunan Tarihi eser el yazmaları Mesnevi'leri ve hırkayı şeriflerin yanında birde ortada duran cam sanduka içerisinde süslü ahşap muhafaza içerisinde tutulan sakalı şerifi ziyaret etmek. Cam sandukanın dört köşesinde minik deliklerle dışarıya yayılması sağlanan gül kokusu ve miski amber ciğerlerinin ta en derinliklerine kadar çekmek yok mu. Ziyaretini doruk noktaya getiriyor. Koklayabildiğin kadar kokla. Ciğerlerinin ta derinliklerine kadar işler.
Türbeden büyük bir adap ile ayrıldıktan sonra içini bir hüzün kaplar. Sanki memleketinden ayrılacaksın, sanki hep burada yaşadın, doğdun büyüdün de, şimdi ayrılma zamanı gelir çatar.
Güzel kokulu Mevlana şekeri ve bir kaç hediye aldıktan sonda büyük bir şekilde gönül huzuru içerisinde Ankara'ya dönersin.

Mevlana'nın kabrinin altındaki mezar odasına 700 yılda sadece bir kişi girebilmiş. O da 7 yaşındaki bir kız çocuğuymuş. Çocuğun dili tutuldu ve bir daha konuşamadı.
O küçük çocuğun ne gördüğü bir sır olarak kaldı.
Ondan sonra girmeyi düşünenleri bile korkunç felaketler bekliyordu.
Tabi Mevlana şehrinden ayrılmadan birde Şemsi Tebriz'i Hazretlerini de ziyaret etmeden ayrılmak olmaz.
Onların mekanı cennet ola, makamı pir nur ola.
(Osman Mahdum)
16 Aralık 2014 Salı
KABE’NİN YAPILIŞI
Cennetten çıkarılan Hz. Âdem ve Hz. Havva annemiz yıllarca birbirine kavuşmadan dünyada dolaşırlar ve en son Cenabı Allah’a dua ederler. Bunun üzerine, Rabbimiz onların dualarını kabul eder. Böylece Hz. Adem ve Hz. Hava anamızı Cebel’i Rahme’de buluşturur. Dünya üzerinde buluşan nesilbaşlarımız batıya doğru yönelerek bu günkü Kâbe’nin olduğu yere gelmişlerdir.
Dünyadaki bu buluşmanın onlara verdiği mutluluğa şükür etmek, ibadet etmek, dua etmek isteyen Hz. Âdem, cennette iken etrafında dönerek tavaf ve ibadet ettiği Nur’dan sütun o anda orada tecelli eder. Hz. Âdem de onun etrafında dönerek Allah’a şükrünü eda eder, ibadetini ve tavafını yapar.
Daha sonra bu Nur’dan sütun Hz. Şit Aleyhisselam zamanında kaybolur. Nur’dan sütunun yerine sadece siyah bir taş kalır. Bunun üzerine Hz. Şit Aleyhisselam dört köşe bir bina yapar ve bu siyah taşı binanın bir köşesine koyar. İşte bu gün Hacerül Esved denilen taş bu taştır. Tavafa başlama noktası olarak kabul edilmiştir.
Bu taş ve Hz. Şit’in yaptığı bina Nuh tufanından sonra uzun yıllar kumlar altında kalır. Allah’ın emri ile Hz. İbrahim Aleyhisselam eşi Hacer ile oğlu İsmail’i Kâbe’nin olduğu yere bırakır. İsmail 12–13 yaşlarında iken İsmail’in kurban edilme hadisesi yaşanır. İsmail 30 yaşlarına gediğinde Hz. İbrahim tekrar buraya gelir. İlahi bir emirle oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin bulunduğu yeri kazar ve Hz. Şit’in atmış olduğu temelleri bulurlar. Bu temellerin üzerine Kâbe’yi yeniden yaparlar.(Bakara:127) Ancak doğrusunu Allah bilir.
Kâbe, o tarihten günümüze kadar birçok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilmiştir. Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilmiştir.
İlk zamanlar Kâbe ile ilgili görevler İsmail (a.s) tarafından yürütülmüştür. Ardından onun oğluna geçmiş, sonra Cürhüm‘ilere ve daha sonraları çeşitli kabilelere geçerek sık sık el değiştirdikten sonra bu vazifeleri nihayet Kureyş kabilesi üstlenmiştir. Hatta önceleri Kâbe civarında ev yapmak saygısızlık sayılırdı.
Kâbe bakımı Kureyş’e geçtikten sonra bu anlayış yıkılmış ve Kusay tarafından Kâbe civarı ilk defa kabilelere göre parsellenerek evler yaptırılmıştır. Böylece Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında Mekke ilk defa şehir olarak medenî bir hüviyete bürünmüş oldu. Şüphesiz Kâbe’nin çevresinde insanların bulunması daha eskilere dayanır. Ancak tavaf alanı dışında kalan kısımların parsellenerek mahallelerin oluşturulması Kusay zamanında gerçekleşmiştir.
(alıntı)
Cennetten çıkarılan Hz. Âdem ve Hz. Havva annemiz yıllarca birbirine kavuşmadan dünyada dolaşırlar ve en son Cenabı Allah’a dua ederler. Bunun üzerine, Rabbimiz onların dualarını kabul eder. Böylece Hz. Adem ve Hz. Hava anamızı Cebel’i Rahme’de buluşturur. Dünya üzerinde buluşan nesilbaşlarımız batıya doğru yönelerek bu günkü Kâbe’nin olduğu yere gelmişlerdir.
Dünyadaki bu buluşmanın onlara verdiği mutluluğa şükür etmek, ibadet etmek, dua etmek isteyen Hz. Âdem, cennette iken etrafında dönerek tavaf ve ibadet ettiği Nur’dan sütun o anda orada tecelli eder. Hz. Âdem de onun etrafında dönerek Allah’a şükrünü eda eder, ibadetini ve tavafını yapar.
Daha sonra bu Nur’dan sütun Hz. Şit Aleyhisselam zamanında kaybolur. Nur’dan sütunun yerine sadece siyah bir taş kalır. Bunun üzerine Hz. Şit Aleyhisselam dört köşe bir bina yapar ve bu siyah taşı binanın bir köşesine koyar. İşte bu gün Hacerül Esved denilen taş bu taştır. Tavafa başlama noktası olarak kabul edilmiştir.
Bu taş ve Hz. Şit’in yaptığı bina Nuh tufanından sonra uzun yıllar kumlar altında kalır. Allah’ın emri ile Hz. İbrahim Aleyhisselam eşi Hacer ile oğlu İsmail’i Kâbe’nin olduğu yere bırakır. İsmail 12–13 yaşlarında iken İsmail’in kurban edilme hadisesi yaşanır. İsmail 30 yaşlarına gediğinde Hz. İbrahim tekrar buraya gelir. İlahi bir emirle oğlu İsmail ile birlikte Kâbe’nin bulunduğu yeri kazar ve Hz. Şit’in atmış olduğu temelleri bulurlar. Bu temellerin üzerine Kâbe’yi yeniden yaparlar.(Bakara:127) Ancak doğrusunu Allah bilir.
Kâbe, o tarihten günümüze kadar birçok defa tamir görmüştür. Nitekim Hz. Peygamberin büyük dedesi Kusay zamanında tamir edilmiştir. Daha sonra Abdullah b. Zübeyr zamanında, Emevî hükümdarlarından Abdülmelik zamanında tamir edilmiştir.İlk zamanlar Kâbe ile ilgili görevler İsmail (a.s) tarafından yürütülmüştür. Ardından onun oğluna geçmiş, sonra Cürhüm‘ilere ve daha sonraları çeşitli kabilelere geçerek sık sık el değiştirdikten sonra bu vazifeleri nihayet Kureyş kabilesi üstlenmiştir. Hatta önceleri Kâbe civarında ev yapmak saygısızlık sayılırdı.
Kâbe bakımı Kureyş’e geçtikten sonra bu anlayış yıkılmış ve Kusay tarafından Kâbe civarı ilk defa kabilelere göre parsellenerek evler yaptırılmıştır. Böylece Hz. Peygamber’in dedelerinden Kusay zamanında Mekke ilk defa şehir olarak medenî bir hüviyete bürünmüş oldu. Şüphesiz Kâbe’nin çevresinde insanların bulunması daha eskilere dayanır. Ancak tavaf alanı dışında kalan kısımların parsellenerek mahallelerin oluşturulması Kusay zamanında gerçekleşmiştir.
(alıntı)
24 Ağustos 2014 Pazar
YAVUZ SULTAN SELİM HAN'IN MISIRI FETHİ SIRASINDA SİNA ÇÖLÜNDEN GEÇİŞİ
Osmanlı ordusu Mısır‘a doğru hareket etmiş ve karşılarına Mısır‘a ulaşmaları için doğal bir engel olan Sina çölü çıkmıştır. Osmanlı askerleri 1,5 senedir seferde bulundukları için yorgun düşmüşler ve vezirlerden bazılarıda bu çölün geçmenin imkansız olabiliceğini geçilse bile çok asker kaybı olacağını düşündükleri için pek istekli olmamamışlardı. Bunu hisseden Yavuz Sultan Selim Han, ordusuna hitaben bir konuşma yaptıktan sonra atı Karaduman‘ı Sina Çölüne sürmüş ver arkasından Osmalı ordusuda çöle doğru yürüyüşe geçmiştir. Çölde yürüyüş çok çetin olmuş su idareli kullanılmış teyemmüm ile abdest alınmıştı. Çölü geçiş sırasında bir ara Yavuz Sultan Selim atından inerek yürümeye başlayınca doğal olarak padişahın yürüdüğü bir sırada kimsenin altı srıtında olamayacağından bütün orduda at sırtında olanlar vezirler, beyler beyiler ve sipahiler atlarından inerek yürümeye başladılar. Son derece cevval ve heybetli Yavuz Sultan Selim derin bir huşu içerisinde önüne bakarak yürüyordu, vezirler ve askerler bu durumu merak etmişlerdi acaba sultan neden yürüyordu? Hemen vezirler padişahın nedimesi, sohbet arkadaşı ve sırdaşı olan Hasan Can‘a müracaat ederek durumu öğrenmesini istediler Hasan Can padişahın yanına yaklaşarak;
- Hayırdır inşaallah Sultanım bütün ordu merak eyler; Devletlü padişahımız, aceb niçin yaya yürürler?diye telaş ederler, dedi.
Yavuz Sultan Selim büyük bir maneviyat ve huşu içerisinde Hasan Can‘a dönerek;
-”İki cihan sultanı Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem önümüzde yaya yürürlerken biz nasıl at üzerinde olabiliriz Hasan Can?…Bir müddet bu şekilde giden Selim Han, tekrar atına binmesiyle geri kalanlarda atlarına binerek yollarına devam ettiler.
Ve geçilmez denilen Sina Çölü 13 gün gibi kısa bir sürede geçilmiş, yaklaşık 100 yıldır yağmur yağmayan çöle ordunun geçiş sırasında yağmur yağmıştır.
25 Mayıs 2014 Pazar
ÜSTADIN DUASI
Çıktı
Çıktı
Birde hizmet ettiğin şahıs, seni en iyi şekilde yetiştiren üstadın olursa, o zaman yapılan duanın makbuliyetini düşünün. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed (SAV), Annebabanın çocuğu için yaptığı duanın ne kadar makbul olduğunu belirtmiştir.
Yapılan dualar kalpten geldikten sonra Cenabı Allah katında asla geri çevrilemez. Özellikle bir garibanın, bir hastanın ve iyi yetişmen için canla başla hiç karşılık beklemeden çalışan, dünya gözünü açan ve ahiret için seni çok iyi hazırlayan anne babanın dışında üstadın yapmış olduğu dua asla geri çevrilemez.
Talebelik yıllarında medrese ve Hac farizesi için çıkılan hac yolunda Halife Hudaynazar hazretlerine hizmet eden Halife Kızılayak'da üstad duası ile şereflenmiştir. Hac yolu ve farizesini eda ederken duaların en makbulünü alan Halife Kızılayak, üstadına olan saygısı ve karşılıksız ihlas ile yapılan hizmetin meyvesini almıştır.
Öyle dualar vardır ki, bunlar asla geri çevrilmez. Bunlar oruçlunun iftar vaktine kadar yaptığı dua, Hacca gidenin hacdan dönünceye kadar yaptığı dua, yolcunun geri döneceğiana kadar yaptığı dua, mazlumun duası, adil hükümdarın duası ve Müslüman’ın din kardeşine yaptığı dualardır.
Sizi üstadın duası ile şereflenen, çeşitli mertebelere yükselen Halife Kızılayak'ın Türkistan ve Afganistan topraklarında halkı için yapmış olduğu cihat ve tasavvuf yolunda izlediği hayatı dikkatinize sunuyorum. Bu eserin kaleme alınmasında emeği geçen herkese sonsuz
teşekkürlerimi bir borç bilirim.
M. Osman Mahdum
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




